Bu ülkenin gördüğü en güzel rüyaydı Yeşilçam filmleri.
60’ların, 70’lerin, darbelerin, idamların, köyden kente yapılmış plansız göçün… Asfalt yol görünce duyulan şaşkınlığın, seyyar satıcıdan pamuk şeker alma telaşının, Sümer Banktan top top alınan kumaşların, camlara asılmış “Terzi” ilanlarının… Komşudan utanmanın, tencereden bir tabak yemek uzatmanın, senede bir kez ailecek memlekete yapılmış ziyaretlerin, bayramların, el öpmelerin, şeker tutmaların, “Bir tane daha alır mıydınız?” diye sormaların… Oymalı sandığın, gelin ayakkabısının altına isim yazdırmanın, dört yapraklı kadife çiçeğini etaminlere işleyip yastık yüzü yapmanın… Kilimleri çırpmanın, kapı kenarına Nazar Duası sıkıştırmanın, misafir gelince kahveyi tel dolaptan çıkartmanın… Radyoda çalınan şarkılarla dilek tutmanın, rüya görünce “Hayrolsun” diyerek sabah vakti anlatmanın, kapı önünü nemli süpürgeyle süpürmenin… Şaşmaz kutularında bade çiçeği yetiştirmenin… İş Bankası kumbaralarında bozuk para biriktiren çocukların, akşam bir avuç çekirdeği paylaşanların… Kimseye söylenilmeyenin, içine ata ata birikenlerin… Biraz yoksulluğun, biraz kimsesizliğin, biraz “Bu da geçer” hallerinin olduğu zamanlardı.
Asalet sıradandı, herkeste vardı. Zor okunan kitapları bile kolayca okurdu gençler. Kızların etekleri kısaydı, erkeklerin saçı uzun, ne fark eder? Kadının ruhuna bakılırdı, erkeğin kafasının içine.. Ölüme kafa tutardı gençler, kimseyi lafa tutmazdı. Destansı öyküsü vardı her birinin. Gözaltına alındılar ama el üstünde gittiler mahşere. Herkes bir düşüncenin peşine takıldı. Oy karşılığı buzdolabının, bir torba kömürün peşine takılmadılar ya! İşçilerin adam yerine kondukları yıllar. Öğretmenlerin hayata katıldıkları mevsimler. İnsanlar aşk yumağı. Bedenler yere serilse de, ruhlar ayakta. Varsın gaz ve yağ kuyrukları olsun. Şimdiki gibi içi boş, amaçsız kuyruklar yoktu ya!
İşte bu zamanlarda “Hayatınızın filmini çektim” diyerek aslında bazen bizimkine de benzeyen evleri, olayları ve bize yabancı insanları çevirip çevirip oynatmıştı Yeşilçam.. Yazlık sinemalarda, tek kanallı televizyonun karıncalı ekranında, komşu oturmalarında bu filmleri izlemiş, beğenmiş, konuşmuş, aynı sahnelere defalarca ağlamış, her mutlu sonda heyecanlanmışlardı. “Bunca acıdan sonra çok mes’udum” cümlesini, güzel olduğu kadar küstah da olan kadın hallerini, avizeleri, ahşap merdivenleri, nikâh masasında “Hayır” diyebilen gelinleri ilk kez bu filmlerde görmüş… Şaşırmış, hayran kalmış, hayaller kurmuş, “Keşke” leri birbirine eklemişlerdi.
Artık çay bahçelerine yazlık sinemalar kuruluyor, okulu asan öğrenciler soluğu sinemada alıyor, gidenler gidemeyenlere oyuncuları ve sahneleri uzun uzun anlatıyordu. Fakülteli kızlar ellerindeki defteri Filiz Akın gibi iki eliyle göğsüne yaslayarak yürüyor, örgüde Türkan Şoray kirpiği moda oluyor, evinin dışına çıkmak için kırk kez izin alan kızlar sokağın köşesini bir dönse kaderinin değişeceğine inanıyordu. Senaryolar, karakterle özdeşleşiyordu sanki. Fatma Girik hırçın ve merhametli bir kadının toprakla mücadelesini oynarken, Hülya Koçyiğit’e ‘hülyalı’ genç kızı rolü düşüyor… Ayşen Gruda, çıtkırıldım kadın karakterlerin arasından mahallenin pek de güzel olmayan, ağzında bakla ıslanmayan ama kalbini temiz tutan kızı olarak diğer kadın oyunculardan ayrılıyordu. Türkan Şoray ise bazen dört çocuklu dul bir kadını, bazen bir kuaförü; bir ağa hanımını ya da çok sevmiş, çok beklemiş genç bir kadını bildiğimiz tüm kuralları ters yüz ederek, yine de sonunda “İşte hayat” dedirterek oynuyor; oynarken de hepimizi hizaya çekiyordu.
Rol çalmak… Bizim olmayan zamanlara ve duygulara taliptik aslında hepimiz. Ancak film izlerken öğrendiğimiz bir yanımız, bir acımız, bir ahımız vardı sanki. Bu yüzden Dönüş filminde, yıllardır beklenen adamın cenazesi üzeri gazetelerle örtülü halde geldiğinde “Böyle mi olacaktı dönüşün İbrahim” diyen kadını anlamıştık. Çalıkuşu’nda Feride yıllar sonra tesadüfen gördüğü lise arkadaşı Michel’e “Kamuran öldü” derken, ölümün en güzel terk ediliş olduğunu fark etmiş, Sultan filminde esas adamın mahalleden uzatmalı sevgilisi, sevdiği adamı başka bir kadına gönderirken, azad ederken yani, öğüt verirken esas adama, söylerken ‘Sultan’a gelinlik ve yüzük’ götürmesini, “Bir kadın ne zaman vazgeçer gelin olmaktan, yüzük takmaktan” diye düşünmüş, korkmuş, ürpermiş en çok da kötünün kötüsünü öğrenmiştik. İçimizdeki ölüleri, dirilerimizden daha çok sevdiğimizi biz Yeşilçam filmlerinde anlamıştık. Selvi Boylum Al Yazmalımın Asyasını “Sevgi, emek ister” cümlesiyle hatırlamış… Dila Hanımda bütün replikleri ezberlemiş, gözyaşların bir sahne önceden dökmüş; evlerin, odaların, duvarların arasından geçip de hiçbir zaman bizim olmayacak bir masal gibi onu seyretmiştik.
Yeşilçam’ın bize gösterdiği rüyadan bir sabah hoyratça uyandırıldık. Belki, güzel olduğumuz kadar küstah değildik. Gelinlikle kendi düğünümüzü terk edemedik. “Parayla saadet olmaz” türünden öğütler veremeyip… “Pişman mısın?” diye kendimize soramadık… Günlüklere “Beklemek, ümit etmek, tahammül etmek güzel fakat neyi, kimi beklemek için?” cümlesini yazamadık sonra. Sonra çektirdiğimiz fotoğrafların arkasına “İstanbul Hatırası” yazdıramadık. Hiç kimseyi ebediyete kadar beklemeye talip olmazken… Kaderin ağlarını örmesine mani olamadık. Fakir ama gururlu gençleri unuttuk. Pembe panjurlu bir ev istemedik. Hiç kimseye “Nen var kuzum?” diye sormadık. Kendimizden başka gözümüz kimseleri görmediğinden; başka hayatlara, dünyalara dâhil olamadık. Hiç gidemedik belki, hiç sevemedik, hiç hırçınlık yapmadık, hiç kimsenin kalbinin ortasından geçmedik… İşin garibi Yeşilçam tarihe karıştığından bu yana, biz aynı dünyanın insanlarıyken bile mutlu olamadık…