Havva’nın Namusu!

Posted: Kasım 1, 2010 in Uncategorized
Etiketler:, , ,

“İnsanlar ne kadar namuslu olurlarsa, başkalarının namuslarından da o kadar zor kuşku duyarlar.” CİCERO

Namus… Nedir,  kimdir namus? Annemiz, kız kardeşimiz mi? Şerefimiz, yaşama sebebimiz mi? Yoksa yalnızca kafamızın içindeki doğrular, dürüstlüğümüz yeterli mi “namuslu” olmamız için? Ne anlıyoruz diye düşünelim ilk başta hepimiz, “namus” deyince. İlk olarak ne canlanıyor zihnimizde? Yasaklar, yargılar mı? Yoksa cinsellikle bağdaştırılmış bir kelime mi? Yoksa sizin de bende olduğu gibi aklınıza cinayetler mi geliyor?  Küçücük kızların, tertemiz bedenlerini toprağın altına koyan, kirli kapkaranlık zihniyetler mi?

“NOMOS”, Yunancada yasa anlamına gelen bir kelime. Yunancadan Arapçaya geçmiş. Biz de kendi ‘yasalarımız’ ile Türkçeleştirmişiz. Çok büyük bir anlam taşımış Türkçeleştiğinden beri. Hem her şey olmuş hem de hiçbir şey aslında. Kiminin yaşama sebebi olmuş, kiminin yaşamının sonu. İnsanların namus ile ilgili değişik yorumları var. Kimi kılık kıyafete dikkat etmek, kimi düzgün hareket etmek, kimiyse geleneklere göre davranmak olarak yorumlamış. Tabi bu yorumlar yalnızca kadınları kapsıyor. Yapılan araştırmalara göre en çok öne çıkan sonuç ise, namusun kadınların bekaretini koruması ve evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmaması olarak algılanmış olması.  

Bizler 2010 yılının Türkiye’sinde kimlerin 29 Ekim Resepsiyonuna katılıp katılmayacağını merak etmekten başka bir şey düşünmeyip gündemi bulanıklaştırmaya devam ededuralım,  bu ülkenin bir yerlerinde, kenarlarında köşelerinde, tam ortasında, merkezinde, gözümüzün önünde, gönlümüzün uzağında birileri ırklarının, konuştukları dilin, kime oy vereceğinin dışında var olan hayatlarına devam ediyor. Birkaç gün önce bizlerden uzakta, hemen şuracıkta ama uzakta, hayatında resepsiyona yer veremeyecek kadar önemli zorlukları olan bir genç kız yaşama gözlerini yumdu ya da yumduruldu. Nedeniyse “namussuz” akrabalarının “namus” derdiydi.

Havva… Havva kimdi? Diyarbakır’da yaşayan, 15 yaşındaki gencecik, tertemiz kız mıydı? Adem anlatsın bize Havva’yı. Bu ülkede namusu için var olan, namussuzca yaşayıp, namusunu kurtarmak için Havvaları öldüren Ademler anlatsın. Havva’ya nasıl tecavüz ettiklerini, sonra “namuslarını” kurtarmak için nasıl intihar ettirdiklerini Havva’yı! Havva’nın neden konuşamadığını, kimden korktuğunu, niye utandığını Ademler anlatsın. Belki de Havva’nın asıl kurtuluşunun neden ölüm olduğunu anlatsınlar bize. Bu rezilliği yapıp sonra rezil olmamak için Havva’yı öldüren amcasının oğulları değil de, babası, abisi anlatsın. Benim babam, sizin kardeşiniz, kocanız, amcanız, sevgiliniz anlatsın. Havvalar neden öldü, onları kimler, neler, hangi yargılar öldürdü? Önce kendine sonra herkese anlatsınlar. Ademler anlatsın, Havvaları korumak için!

Hesaplar nerede başlar hayatımızda? Doğduğumuz ilk anda belki de. Adımızı belirlerken annemiz, babamız, bize güç verecek, bizim için gelecekte anlamlı olacak, adımız gibi olacağımız isimler seçmek isterler. Adımızla yaşamamız konusunda gelen dilekler ilk belirleyicisidir hayatımızın hesaplar üzerine kurulacağının.
İlk önce bizi en çok sevenler, sevdikleri için başlarlar bu işe. İyi bir okul, iyi dersler, erkenden belirlenmesi gereken ciddi bir meslek hayali gibi öncelikli hesaplar. Mesela doktor olma hayali kurabiliriz küçükken, öğretmen, mühendis falan… Ama küçükken büyüyünce palyaço olmayı isteyen bir çocuk ve bunu hoş karşılayan bir ebeveyn gördünüz mü hiç? Saçma belki palyaço olmak değil mi, ama hayali kurulabilecek bir şeyse madem değerlidir her halükarda. Bir çocuğun gelecek hayallerinin başlangıcıysa mesela, buysa ufkunu genişletecek olan, o dakika durdurursak bu cıvıl cıvıl isteği, doktor olması beklenebilir mi hiç ondan? Böyle sürüp gider uzunca bir süre hesaplarla. En asi olanımız bile sınırlar içerisinde asidir. Bizi büyüten kurallarla kurarız kendi çevremizi de. Arkadaşlıklarımızın sınırı vardır. Aşkımız belli kurallara göre yaşanmalıdır ki doğru olsun. İçimizden geldiği gibi yaşarsak aşkımızı da ya günahkâr oluruz ya bencil. Sonra bir iş sahibi oluruz ve evleniriz mesela. Sınırlar içerisindeki hayatımız bizim için zevklidir aslında çünkü olabilecekler bunlardan ibarettir sadece. Fazlasının hayalini kuramıyorsak eğer hayat zaten herkes için bunlardan ibarettir ve bunlar mutlu olmak için yeterlidir.
Bir de bunun yanında hayatı, rayında gitmesi gereken ve uğraması gereken her istasyondan sonra sona varan bir tren olarak görmeyenlerimiz vardır. Bunlar sürekli bu treni farklı yollardan sona götürmek isterler. Bilmedikleri belki de sonu bulamayacakları, tekrar başa dönecekleri ama önceden hesaplanmayan yollardan. Nasıl olmuşsa bu kişiler önlerine koyulan, tadını beğenmedikleri yemeği reddedip aç kalmayı tercih edebilmişlerdir. Bunlar yetinmeyi bilmezler hiçbir şeyle. Ne kadar da ukaladırlar değil mi? Hayat üzerine ahkam keserler sürekli. Hayatı çok iyi bildiklerinden değil, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini, hangi anlamlarla yüklü olduğunu sürekli düşündüklerinden. Her şeyi o kadar çok düşünürler ki, artık onlar için çizgileri çok uzak olan belki de hiç olmayan sınırlar oluşur hayatta. Hayaller güzeldir ama bu geniş ufuklar içerisinde mutlu olmak o kadar da kolay değildir artık. Sürekli yapılmayı bekleyen işler vardır. Binlerce kilometre uzaktaki çocuklar açlıktan ölüyorsa bunda onların da payı vardır. İnsanlar hala düşünmekten korkuyorsa, konuşamıyorsa, bir çocuk yağmur altında titreyerek uyuyorsa her gün ve bunları görebiliyorsa birileri, görüp bir şey değiştiremiyorsa, mutlaka bir payı vardır. Bu koşturmacayla geçer bir ömür boyu belki de kendine bile faydası olmadan. Sadece kocaman bir dünya yarattıkları için kendilerine kocaman olur sorunları da. Sınırlarıyla yaşayanlarsa mutlu bitirirler hayatlarını belki yetindikleriyle. Belki de büyüdükçe fikirleri, hep mutlu olurlar. Onlar sonucunu bilmeden, bilmeyi hesaplamadan düşünürler. Düşündükçe genişleyen sınırlarında hiç yalnız kalmazlar. Hep milyonlar vardır yanlarında. Adını rengini bile bilmedikleri milyonlar. Başka kıtalarda, başka dilleri konuşan, hiçbir zaman tanıyamayacakları fakat aynı atan yüreklere sahip milyonlar. Bunun heyecanıyla yaşarlar hep ve tren son istasyona gelir. Tüm kompartımanlarda birbirini tanımayan milyonların çığlık çığlığa sessizliği vardır. Onların yüzyıllara yayılan birikimi…
Şimdi bir tercih yapmak gerekse, doğarken belirlenmiş ailemle, mutlu ve sınırlarımla son istasyona varmaktansa, milyonların sıcaklığında ve düşünerek, isteyerek geçirilmiş bir ömrün huzurlu sonunu seçerim. Hiçbir zaman sona gelmeyeceğime, birilerinin trene hep farklı raylar ve yollar inşa edeceğine inanmayı isterim. Yani her anı isteyerek yaşanılmış bir hayatın sonunda, yeni heyecanlarla, hayaller kurarak, inanarak trenden inmeyi…

Yeşilçam Mutluluğu!

Posted: Nisan 20, 2010 in Uncategorized

Bu ülkenin gördüğü en güzel rüyaydı Yeşilçam filmleri.

60’ların, 70’lerin, darbelerin, idamların, köyden kente yapılmış plansız göçün… Asfalt yol görünce duyulan şaşkınlığın, seyyar satıcıdan pamuk şeker alma telaşının, Sümer Banktan top top alınan kumaşların, camlara asılmış “Terzi” ilanlarının… Komşudan utanmanın, tencereden bir tabak yemek uzatmanın, senede bir kez ailecek memlekete yapılmış ziyaretlerin, bayramların, el öpmelerin, şeker tutmaların, “Bir tane daha alır mıydınız?” diye sormaların… Oymalı sandığın, gelin ayakkabısının altına isim yazdırmanın, dört yapraklı kadife çiçeğini etaminlere işleyip yastık yüzü yapmanın… Kilimleri çırpmanın, kapı kenarına Nazar Duası sıkıştırmanın, misafir gelince kahveyi tel dolaptan çıkartmanın… Radyoda çalınan şarkılarla dilek tutmanın, rüya görünce “Hayrolsun” diyerek sabah vakti anlatmanın, kapı önünü nemli süpürgeyle süpürmenin… Şaşmaz kutularında bade çiçeği yetiştirmenin… İş Bankası kumbaralarında bozuk para biriktiren çocukların, akşam bir avuç çekirdeği paylaşanların… Kimseye söylenilmeyenin, içine ata ata birikenlerin… Biraz yoksulluğun, biraz kimsesizliğin, biraz “Bu da geçer” hallerinin olduğu zamanlardı.

Asalet sıradandı, herkeste vardı. Zor okunan kitapları bile kolayca okurdu gençler. Kızların etekleri kısaydı, erkeklerin saçı uzun, ne fark eder? Kadının ruhuna bakılırdı, erkeğin kafasının içine.. Ölüme kafa tutardı gençler, kimseyi lafa tutmazdı. Destansı öyküsü vardı her birinin. Gözaltına alındılar ama el üstünde gittiler mahşere. Herkes bir düşüncenin peşine takıldı. Oy karşılığı buzdolabının, bir torba kömürün peşine takılmadılar ya! İşçilerin adam yerine kondukları yıllar. Öğretmenlerin hayata katıldıkları mevsimler. İnsanlar aşk yumağı. Bedenler yere serilse de, ruhlar ayakta. Varsın gaz ve yağ kuyrukları olsun. Şimdiki gibi içi boş, amaçsız kuyruklar yoktu ya!

İşte bu zamanlarda “Hayatınızın filmini çektim” diyerek aslında bazen bizimkine de benzeyen evleri, olayları ve bize yabancı insanları çevirip çevirip oynatmıştı Yeşilçam.. Yazlık sinemalarda, tek kanallı televizyonun karıncalı ekranında, komşu oturmalarında bu filmleri izlemiş, beğenmiş, konuşmuş, aynı sahnelere defalarca ağlamış, her mutlu sonda heyecanlanmışlardı. “Bunca acıdan sonra çok mes’udum” cümlesini, güzel olduğu kadar küstah da olan kadın hallerini, avizeleri, ahşap merdivenleri, nikâh masasında “Hayır” diyebilen gelinleri ilk kez bu filmlerde görmüş… Şaşırmış, hayran kalmış, hayaller kurmuş, “Keşke” leri birbirine eklemişlerdi.

Artık çay bahçelerine yazlık sinemalar kuruluyor, okulu asan öğrenciler soluğu sinemada alıyor, gidenler gidemeyenlere oyuncuları ve sahneleri uzun uzun anlatıyordu. Fakülteli kızlar ellerindeki defteri Filiz Akın gibi iki eliyle göğsüne yaslayarak yürüyor, örgüde Türkan Şoray kirpiği moda oluyor, evinin dışına çıkmak için kırk kez izin alan kızlar sokağın köşesini bir dönse kaderinin değişeceğine inanıyordu. Senaryolar, karakterle özdeşleşiyordu sanki. Fatma Girik hırçın ve merhametli bir kadının toprakla mücadelesini oynarken, Hülya Koçyiğit’e ‘hülyalı’ genç kızı rolü düşüyor… Ayşen Gruda, çıtkırıldım kadın karakterlerin arasından mahallenin pek de güzel olmayan, ağzında bakla ıslanmayan ama kalbini temiz tutan kızı olarak diğer kadın oyunculardan ayrılıyordu. Türkan Şoray ise bazen dört çocuklu dul bir kadını, bazen bir kuaförü; bir ağa hanımını ya da çok sevmiş, çok beklemiş genç bir kadını bildiğimiz tüm kuralları ters yüz ederek, yine de sonunda “İşte hayat” dedirterek oynuyor; oynarken de hepimizi hizaya çekiyordu.

Rol çalmak… Bizim olmayan zamanlara ve duygulara taliptik aslında hepimiz. Ancak film izlerken öğrendiğimiz bir yanımız, bir acımız, bir ahımız vardı sanki. Bu yüzden Dönüş filminde, yıllardır beklenen adamın cenazesi üzeri gazetelerle örtülü halde geldiğinde “Böyle mi olacaktı dönüşün İbrahim” diyen kadını anlamıştık. Çalıkuşu’nda Feride yıllar sonra tesadüfen gördüğü lise arkadaşı Michel’e “Kamuran öldü” derken, ölümün en güzel terk ediliş olduğunu fark etmiş, Sultan filminde esas adamın mahalleden uzatmalı sevgilisi, sevdiği adamı başka bir kadına gönderirken, azad ederken yani, öğüt verirken esas adama, söylerken ‘Sultan’a gelinlik ve yüzük’ götürmesini, “Bir kadın ne zaman vazgeçer gelin olmaktan, yüzük takmaktan” diye düşünmüş, korkmuş, ürpermiş en çok da kötünün kötüsünü öğrenmiştik. İçimizdeki ölüleri, dirilerimizden daha çok sevdiğimizi biz Yeşilçam filmlerinde anlamıştık. Selvi Boylum Al Yazmalımın Asyasını “Sevgi, emek ister” cümlesiyle hatırlamış… Dila Hanımda bütün replikleri ezberlemiş, gözyaşların bir sahne önceden dökmüş; evlerin, odaların, duvarların arasından geçip de hiçbir zaman bizim olmayacak bir masal gibi onu seyretmiştik.

Yeşilçam’ın bize gösterdiği rüyadan bir sabah hoyratça uyandırıldık. Belki, güzel olduğumuz kadar küstah değildik. Gelinlikle kendi düğünümüzü terk edemedik. “Parayla saadet olmaz” türünden öğütler veremeyip… “Pişman mısın?” diye kendimize soramadık… Günlüklere “Beklemek, ümit etmek, tahammül etmek güzel fakat neyi, kimi beklemek için?” cümlesini yazamadık sonra. Sonra çektirdiğimiz fotoğrafların arkasına “İstanbul Hatırası” yazdıramadık. Hiç kimseyi ebediyete kadar beklemeye talip olmazken… Kaderin ağlarını örmesine mani olamadık. Fakir ama gururlu gençleri unuttuk. Pembe panjurlu bir ev istemedik. Hiç kimseye “Nen var kuzum?” diye sormadık. Kendimizden başka gözümüz kimseleri görmediğinden; başka hayatlara, dünyalara dâhil olamadık. Hiç gidemedik belki, hiç sevemedik, hiç hırçınlık yapmadık, hiç kimsenin kalbinin ortasından geçmedik… İşin garibi Yeşilçam tarihe karıştığından bu yana, biz aynı dünyanın insanlarıyken bile mutlu olamadık…

Hrant’ı Anmak!

Posted: Şubat 12, 2010 in Uncategorized

Trajikomik bir demokrasi felaketi daha izledik geçtiğimiz hafta içinde. Hrant Dink davasında bu defa ülkemizin nasıl bir demokrasi çıkmazı içinde olduğunu, yaşanan tüm bu faili meçhullerle ve bunların çanak yalayıcılarıyla nasıl iflah olmaz bir demokrasi hastalığına kapıldığımızı en derinden hissettik. Nedir bu ülkenin ‘ötekiyi’ alt etme çabası, bitirmek istemesi? Bir katilin, zanlının suçunu hafifletecek masum yapacak kadar büyük müdür ırkçılığın yarattığı hırs? Ülkesini sevmekten hiç kaçınmamış, tüm yabancı güçlere karşı içinde boğulduğu ötekilik duygusuyla birlikte bu ülkenin vatandaşı olmayı benimsemiş bir aydının katledilmesini görmezden gelecek kadar mı kör eder gözleri, bu faşist zihniyet? Bir defa da demokrasi direnemez mi bu ülkede katillere, faşistlere karşı? Bir kere hukuk kazanamaz mı?

 

Kim kime, dum duma…

Duruşmada ‘gizli tanığın’ utulmasının gayet normal bir havada karşılanmış olması skandal niteliğinde bir hata olduğu gerçeğini silemedi zihnimizden. Sonradan tercüman getirilmemesi, hazır olmaması falan gibi savunma geçiştirmelerinin de bir etkisi olmadı. Ne de olsa Trabzon Emniyeti ve Jandarması’nın haber elemanları, Dink’in öldürüleceğini ve fiili kimin gerçekleştireceğine kadar bilgileri 1 yıl öncesine kadar vermişlerdi. Bunlar konuşulmuş ve hazmedilmişken birilerince bu duruşmanın normal seyri olarak algılamamız gerekir belki de, değil mi? Tutuklu sanık Ogün Samast duruşmada her zamanki gibi Mahkeme Başkanı’na ‘komutanım’ diye seslenmesi, rahat tavırlarla ve alaylarla yaptığı konuşmaları, bir diğer tutuklu sanık Erhan Tuncel’in Mahkeme Başkanı duruşmaya ara vermek üzereyken araya girerek, BBP yöneticilerine soru sormak istediğini söylemesi ve aranın daha sonra verilmesini istemesi ve Mahkeme Başkanı’nın  bu isteği geri çevirmemesi, duruşmanın yönetimindeki etkin tavırları aklıma şu soruyu getiriyor. Yani ‘gizli tanık’ getirilseydi ve dinlenmiş olsaydı, davanın seyrinde bir değişim olur muydu? Her şey o kadar apaçık ortada ki kimsenin bir şeyler söylemesine, açıklamasına, birilerini inandırmasına gerek yok. Bu ülkenin ihtiyacı olan tek şey var, adalet.

Kim anlatsa anlarız…

Yine Hrant’ın sözlerine kulak vereceğim. Arkasından onca yazılan, çizilene rağmen yine en güzel o anlatmış yaşadıklarını ve yaşayacaklarını.

“…Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalarda, Amerikalarda, sermaye yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.
O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.
Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanı ile boy ölçüşemez. Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamaca-sına özgürce konuşabilmek…”

Bugün tüm öfkemle ve tüm öfke duyanlarla, Hrant’ın arkasından sadece ölüm yıldönümlerini anarak yetinmeyenlerle birlikte yazdım. Unutmaya alıştığımız, sadece gidenlerin ardından anma gösterileri düzenleyip belki vicdanımızı bir parça rahatlatıp, kendimizi hatırladığımıza inandırdığımız ama kim ne derse desin ölümlere, katledilenlere çoktan alıştığımız bu ülkede, bu defa bir şeyi beklemeden her gün ve daha çok birlikte öfkelenelim istiyorum. Belki birlikte bir gün rahat bir ‘oh’ çekeriz diye!

Bugün köşeyi ona bırakmak istiyorum…
Yaklaşık 5 yıl önce ‘dertleşmek’ istemiş. 24 Şubat 2005’te ‘Biraz Dertleşsek mi?’ diye başlık atmış yazısına. Şöyle dertleşmiş:
“Dört bin yıllık geçmişi olan üretken bir halktan, bugün 50–60 bin kişilik cemaate indirilmiş ‘Türkiye Ermeni toplumu’nun bir ferdiyim.
Bu halimle, bir miktar da haddimi aşarak, kendi minik ‘cemaat göletimden çıkıp, koca ‘Türkiyelilik denizi’ne, oradan da ‘evrensellik okyanusu’na, yazılarımla kulaç sallamaya yelteniyorum.
Ama biliyorum ki çoğunuzun nezdinde bunu pek beceremiyor, daha ziyade kendi göletimin çevresinde debelenip duruyorum.
Yine çoğunuza göre, yazılarımda fazlasıyla ‘azınlık’, fazlasıyla Ermeni kokuyorum.
Muhtemelen içinizde beni Ermeni milliyetçisi olarak görenler de vardır.
Ama ne olur lütfen halden anlayın.
Yok, eğer anlamıyorsanız ben size tek bir cümleyle anlatayım:
Tespitinizde belki haklısınız, lakin şunu da kabul edin, bizleri o gölete siz çoğunluklar ötelediniz.
Bizlere hep şu dayatıldı:
‘Sen farklısın, ama doğuştan haksız bir farklısın.’
Türkiye’de demokrasinin üretimini özellikle geciktirmekte yarar uman zihniyet, farklılıkların zenginliğini bir türlü kavrayamadı. Sürekli ‘külfet’ olarak gördü.
‘Türkiye’deki azınlık, bugün ne Lozan’ın tarif ettiği azınlık, ne de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tanımladığı yurttaştır’…
Ne yazık ki, Türkiye’de ne Lozan uygulanmaktadır ne de buna eşdeğer yurttaşlık hakları…
Onun içindir ki benim gibilerin çırpınışı siz çoğunluklara rağmen bir çırpınıştır.
Bu benim için de böyle, bir Kürt için de, kimliği köşeye sıkıştırılmış bir diğeri içinde.
Tabii ki bu sıkıştırılmışlık altında kolay değil işimiz.
Hem kimliğimizi savunacağız, hem de o kimliğin tutsağı olmayacağız.
Zor ama başka çaremiz yok, becereceğiz.
Peki bu çırpınışımızı size rağmen değil de, sizin de katkınızla, sizinle birlikte yapsak, işimiz daha kolaylaşmaz mı?
Bi düşünsenize ha! Bi düşünseniz.”
***
Bundan bir süre önce ‘ruh hali’ni yazmıştı. Zaten 1 Kasım 2004 tarihli yazısının başlığını da ‘Ruh Halimdir’ diye atmıştı.
“Türkiyeliyim… Ermeniyim… İliklerime kadar da Anadoluluyum.
Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip, geleceğimi Batı denilen o ‘hazır özgürlükler cenneti’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim.
Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu.
Ülkem Sivas için ağlarken, ağladım. Halkım çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim.
Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hala da ödüyorum.
Ama artık…
Benim tek isteğim, canım Türkiyeli arkadaşlarımla, ortak geçmişimi alabildiğine ve etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.
Bunu bir gün tüm Türklerle Ermenilerin de kendi aralarında konuşabileceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de, Türkiye ile Ermenistan’ın kendi aralarında da her bir şeyi rahatça konuşabilecekleri ve düzeltebilecekleri ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçüncüleredönüp, ‘Size de artık üç nokta düşer’ diyebileceğim günleri iple çekiyorum…
Yukarıdaki satırlar. Bendenizin ruh halidir.
Arz ederim.”
***
Aradan yıllar yıllar geçti, ve yüreğini açarak dertleşen, ruh halini açıkça dile getiren o adam hedef haline getirildi. Devlet içindeki birtakım odakların, yargının bir bölümünün ve medyanın malum organlarının ve kalemlerinin işbirliğiyle.
Sonucu görmüş olmalı ki, 12 Ocak 2007’de Agos’ta ‘Niçin Hedef Seçildim?’ başlıklı yazıyla sonucu bize haber verdi:
Tam bir hafta sonra, üç yıl önce, 19 Ocak 2007 günü, öğleden sonra saat üç’te, güpegündüz, İstanbul’un orta yerinde, Agos’un önünde arkasından kurşunlandı. Bir ulu çınar gibi yere düştü. Yüzükoyun kaldırıma uzandı.
Üç yıl önce bugün.
Şimdi birçoğumuz adalet istiyor. Hrant’ın cansız vücudunu bir nebze olsun yerden kaldırmak, kendisini hafifletmek istiyor. Ama bir yandan da zihniyetlerimizi, ideolojilerimizi, karakterlerimizi peşimize takmış gidiyoruz. Onlardan kurtulmamız söz konusu değil. Hem Hrant’ın yanında durmak, onunla aynı dünyayı paylaşmış sayılmak, onun duruşunun uzantısı olmak, hem de bugünün meseleleri karşısında ‘kendimiz’ olarak kalmak istiyoruz. İnsani bir durum… Bizlere Hrant’ı araçsallaştırıyormuşuz gibi gelmiyor. Gerçekten de sahih bir benzerliğe dayandığımızı düşünüyoruz. Ne var ki zaman geçtikçe biz Hrant’a değil, Hrant bize benziyor…
Sonra?
Sonrası; o günden bugüne, bugünden yarına, bizim bileceğimiz iş…

(Hrant’ın ölümsüz yazılarından, yukarıdaki alıntıların da yer aldığı bir seçki, “Bu Köşedeki Adam” adıyla bir kitap olarak Eylül 2009’da Uluslararası Hrant Dink Vakfı tarafından yayımlandı.)

ORADAN, BURADAN…

Posted: Ocak 15, 2010 in Uncategorized

Bugün bir sohbet etme isteği duyuyordum ki, sohbet etmek ister gibi, her şeyden bahsetmek ister gibi oturdum bilgisayarımın başına. Bu nedenle de sohbet eder gibi yazmak istedim. Öyle tek bir şeyden bahsetmeyeyim, biraz ondan biraz da bundan alayım, konuşur gibi dökeyim kelimeleri diye düşündüm. Aklımdan ve yüreğimden geçtiği gibi samimi gelir umarım, ne diyeyim…

Dünyadan Korku Tabloları…

Haiti’den gelen görüntülerden bahsederek başlamak benim de çok içimi acıtıyor fakat bahsetmemek daha bir vicdani yük olsa gerek. Her gün televizyonlarda, gazetelerde onlarca insanın lüks hayatlarını, başka başka yaşamları gören ve izleyen bizler, Haiti’de yardım gitmediği için kızıp, cesetlerden barikat yapan insanları görünce ne hissediyoruz acaba? Kendini doğal felaketler olarak tanıtan ve bizlerin zihnimizde teslim olduğumuz olası muhtemel sonuçlar mı bunlar? Bu insanların bu halde ölüme mahkum bırakılması da mı normal? 21. yy.’da güzel bir dünyada yaşadığını düşünenler, on binlerce ölümün ardından başlayan yiyecek ve su savaşlarını duyunca şaşırmıyor mu? Bunlar ne yazık ki doğanın değil, bu dünya sisteminin olası muhtemel sonuçları. Çok beylik laflar değil bunlar ama sonuçlar böyle ağır oldukça kurulan cümleler de daha çok büyüyor zihnimizde.

Tam Gaz Devam…

Açılım paketlerinin açıklanmaya başlamasının beni ne kadar korkuttuğunu söylemek isterim. Beşir Atalay açılım için yapılanları ve yapılacakları anlatırken, ‘eyvah’ dedim. Malumunuz, açılım sürecinin bizlere neler yaşattığını, neler gösterdiği hala taptaze hafızalarımızda. Bu ülkenin önemli bir kitlesinin oylarını almış bir siyasi partinin milletvekillerinin kelepçeli fotoğraflarını unutmadık hala. Bunlar ‘demokratik açılımın’ bizlere kazandırdığı yeni demokratik gelişmeler değil miydi? Cezaevlerindeki hükümlülerin yakınlarıyla farklı lehçelerde konuşmasını sağlayan yönetmelik yürürlüğe girmiş. Artık özel televizyon ve radyolarda farklı dil ve lehçelerde 24 saat yayın yapılabilirmiş. Bir de18 yaş altındaki tüm çocukları çocuk mahkemesinde yargılamaya yönelik kanun tasarısı Meclis’e gönderilmiş. Tüm bunları anlatmış Beşir Atalay. Çalışmalarına devam edeceklerini, bu işi çözeceklerini, artık adının ne olduğu konusunda iyice kafalarımızın karıştığı açılımı gerçekleştireceklerinden bahsetmiş. Yine açılım çalışmaları, yine beklenilen ve sonunu göremediğimiz bir süreç, yine ve yeni ‘adımlar’. Ve yine çocuklardan bahsediliyor. Onlar için bir şeyler yapılacağına inandırıyorlar. Nasıl korkmayayım!

Oysa, şükretmeliymişiz!

Biz krizin bizleri teğet geçtiğini düşünüp, Davos’taki ‘başarımız’ ile avunurken, Dünya Ekonomik Forumu‘ndan ikinci bir olası küresel mali kriz için uyarı gelmiş. Uzmanlar yeni bir mali kriz olasılığının yüzde 20′den daha fazla olduğunu belirtiyor. Ben, teğet geçen krize mi, henüz yeni bir kriz dalgasının vurmadığına mı şükredeceğimizi henüz anlayamadım!

Kriz üstüne kriz…

İsrail’le yaşanılan gerginlikler, akıllarımızda farklı sorular  yarattı. Bu net, gergin ve ‘inceldiği yerden kopsun’ tavırları ilginç. Dizilerimizle ilişkilerimizi yönlendirmeye başladığımız İsrail’i düşünürken İsmet Berkan’ın dünkü yazısında bir şey dikkatimi çekti ve paylaşayım istedim. Geçmişte Amerikan Fox TV kanalında oynayan ‘24’ adlı dizide terörist karakterlerden birinin Türk olması üzerine kıyamet koparmış, Amerika’ya diplomatik girişimde bile bulunmuşuz. İsmet Berkan farklı bir yaklaşım açısıyla onlardan gelecek film ve dizi yapımlarının tehlikesinden bahsetmiş. Bense farklı bir şeye takıldım bu konuyla ilgili. Hükümetimizin durumu televizyon sektörümüzün ve çalışanlarının özgürlükleri, insiyatifleriymiş gibi yansıtmasına! Kendi bile inanmaz sanırım bahsettiğim özgürlüğün varlığına!

En güzeli…

Son olarak güzel bir şeyden bahsetmek istedim. İETT Genel Müdürü Hayri Baraçlı “Maliyetlerimizi kontrol edebildiğimiz müddetçe, zamla ilgili bir şey düşünmediğini ama maliyetlerimiz kontrolümüzün dışında gelişirse, bazı şeyler düşünülebileceğini söylemiş. “Biz ne güne duruyoruz efendim, maliyetler kontrollü gelişmezse, biz buradayız” der halk da herhalde. Bunun yanı sıra yeni yılda yeni araçlar alınacağını, yeni hizmetler sunulacağından bahsetmiş. Duyunca aklıma yeni hizmetler için alınan metrobüsler gelmedi desem yalan olur. Hani şu ilk kullanımda yolda kalan metrobüsler, diyor ve bu konunun en güzel haberiyle sözlerimi noktalıyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) geçen 16 Kasım’da metrobüsler başta olmak üzere yaptığı ulaşım zammı, Halkevleri’nin itirazı üzerine yargı tarafından iptal edildi. Bütün karşı koyanlara rağmen, büyük bir ısrarla vazgeçmeden eylemlerine devam eden Halkevleri, sonunda doğru yaptığını herkese kanıtlamış gibi gözüküyor!

Daha geçmişindeki sürgün, katliam, soykırım iddialarıyla yüzleşememiş, katliamları marifet sayıp nitelendiren bir memleketin evlatlarıyız. Demokrasi adı altında korkunç hatalar yapıp, yeni demokrasi hatalarıyla yanlışlarımızı telafi etmeye çalışıyoruz. Sonrada hepsine güzel birer kılıf dikmeye çalışıyoruz. Şöyle şafşatalı, süslü püslü kılıflar. Bakanları başka bir şey düşünmeye itmesin diye. Biraz vatan sevgisi atıyoruz içine, bir tutam mağduriyet, biraz da şöyle okkalı sözler. Hani duyunca itiraz etmeye utanacağınız, sizi çelişkiye düşürecek, karşı durursanız biraz da kendinizi sorgulayacağınız sözler. Şimdi tastamam her şey… Bu kılıfa bakan başka ne görsün ki, başka ne konuşsun!

Aferin, tüm bu olanlara!

Selendi’de 30 yıldır yaşayan Romanların sayısı sadece 100. Çoğunu sadece çadırlarından ibaret düzenleri bu muhitlerde kurulalı 30 yıl olmuş. Ve şimdi tüm ‘düzenlerini’ bırakıp gitmek zorunda kaldılar. Pardon bırakıldılar. Bu insanları orada barındırmak istemediler ve herkes gözünü kapadı bu olaya. Hiç kimse buna engel olamadı mı? Gazetelerde ırkçılığa acil çözümler gerektiğine dair yazılar yazılıyor. Ben acı bir tebessümle bakıyorum tüm bu yaşananlara. Selendi’nin MHP’li Belediye Başkanı Nurullah Savaş konuşmasında, terör olaylarının ardından ilk tepkiyi İstanbul’da Romanların verdiğini hatırlatıyor ve ekliyor: Bu kesinlikle etnik bir ayrımcılığın sonucu olamaz! Bir şey diyemiyorum. Bu olay Sayın Başkan’ın dilinden ancak böyle anlatılabilirdi. Irkçılığı yine ırkçılık üzerinden anlatmak yani, ona kızamıyorum. Irkçılık üzerinden düşünmezsek olayı anlayamayacağımızı düşünüyor sanırım. Gayet normal olaylar zinciri gibi anlatıyor gelişmeleri. Halk kalabalıkmış da bastırmak zor oluyormuş da, aslında Romanları iki, üç ev mahallelere dağıtıp içlerine almışlar da… Eğer bu konuşmalarından dolayı beklediği ‘aferin’ ise ben veriyorum aferini. İnsanları ‘öteki’ yapıp onlara linç girişiminde bulunmak, sövmek, dövmek, hatta sürmek görmemek için, sindirmek için tastamam meşru bir hal aldı. Başkan başta olmak üzere herkes şaşırdı kaldı, kalabalığı durdurmak zor oldu. Oysa o kadar da zor olmamalı kalabalığı bastırma yöntemlerini bilmek sizler için değil mi? Koskoca 1 Mayıslardan, işçi eylemlerinden, grevlerden idmanlı devlet büyüklerinizden yardım alsaydınız keşke. Velhasıl benden size kocaman bir ‘aferin’, hem de yıldızlı…

Taşlar oturdu mu?

Olayların ilk duyuluşunu hepimiz hatırlıyoruz değil mi? Kahvede sigara içip içmeme kavgası üzerine başlayan ve Romanları oturduğu yerlerden sürmeye varan olaylar. Ne alaka diyor insan ilk duyunca! Daha doğrusu bu ne basit kılıf diyor, yutmadık bu defa bu kadar da anlamsız olmaz ki diyor. Bir de olayların diğer tarafı var tabi bunlar yeni yeni ortaya çıkıyor. Kahvede çay isteyip de ‘Çingenlere çay yok’ diye başlayan kavgaların devamında büyüyen, evleri, arabaları belediyenin iş makineleriyle parçalanan ve Selendi’den kendi rızamızla gidiyoruz diye bir kağıt imzalatılmaya çalışılan o insanlar da anlatmaya başlayınca eksik parçalar tam yerine oturmaya başladı galiba.

O günden, bugüne…

Başbakanın İstanbul’da terör eylemlerine ilk tepkiyi veren Romanlarla ilgili olayı değerlendirirken söyledikleri geliyor aklıma. Sabır tavsiyesinde bulunmuştu vatandaşlarına. Bir de eklemişti: ‘Fakat tabi bu sabır nereye kadar olacak? Siz vatandaşın camını indirirseniz, hayatına kastederseniz, o da kendi imkanlarıyla kendini savunma yoluna gidecektir.’ Şimdi kim başbakanın vatandaşı, kim mağdur, kim haklı?

Çare!

2010’a yeni umutlarla giren bizlere ilk büyük hayal kırıklığı bu mu oldu bilemiyorum tam olarak. Yaşadığımız hayal kırıklıklarının içinden seçemiyorum ve gelecek hayal kırıklıklarına haksızlık mı ediyorum diye düşünmeden edemiyorum. Irkçılığın gün geçtikçe açısı genişliyor sanırım. Kürtler, Ermeniler, şimdide azımsanamayacak olaylar yaşayan Romanlar. Sorumlu ve yetkililerin de dediği gibi, sanırım bizim de Selendililer gibi ‘Sosyal Devlete’ güvenmekten başka çaremiz yok. Ne çare ama!

Hoş Gel!

Posted: Ocak 1, 2010 in Uncategorized
Etiketler:, ,

Çocukken geçirdiğim yeni yılları düşünürken, hep kocaman “HOŞGELDİN” yazısının ağaçlarla, karlarla süslenmiş hali canlanıyor zihnimde. Yeni yılın yeni heyecanlarla, umutlarla dolu bir bilinmeyen olmasından kaynaklı herhalde biz de mutlu ve neşeli olurduk o akşamlarda. Tabi bir de gözümde canlanan; kocaman meyve tabaklarındaki çeşit çeşit meyveler. Sanırım o yıllarda beklentilerimiz, güzel bir meyve tabağını görerek mutlu olabilecek kadar safmış. Bugüne kadar hafızamda kalıp, yüzümü güldürebildiğine göre…

Kıssadan hisse…

Bu sene ‘yeni yıla’ girerken aklımdan hep bir fıkra geçti. Fıkra şöyle:

“Adamın biri yeni yıl günü yani yılın son günü sokakta yürüyüp, evine doğru ilerlerken karşıdan mahallenin hocası gelmektedir. Adam hocanın elindeki malzeme ve kutlamalardan yeni yıl kutlamasına gittiğini düşünerek şaşırır ve hocaya hınzır bir ifade ile sorar: Ooo Hoca Efendi, hani sen yeni yıl kutlamazdın? Günah diyordun, ne oldu? Hoca hemen cevap verir: ben  yeni yıl kutlamaya gitmiyorum, yılın sonunu kutlamaya gidiyorum. Malum, ne kötü bir yıl bitti!”

Bizimkide o hesap sanırım. 2009’un bitişini mi kutladık yoksa tüm bilinmezlerle, adaletsizlikler ve zamlarla bizleri karşılayıp bekleyen 2010’un gelişini mi, bilemiyorum. Durup da “van minüt” diyerek, geçen yılı düşünenleriniz varsa yeni yıla girerken, çokça “minüt” harcamış olmalılar. Çünkü, ben de öyle oluyor.

Hangisi en kötüsü!

Hep kötü şeyler mi hatırlanır geçmişten? Daha mı çok iz bırakırlar ya da hatırlanacak iyi şeylerin varla yok arası bir yerlerde olmasından mıdır bilmiyorum fakat… İlk aklıma gelenler; selde yaşamını yitiren kadın işçiler, madendeki patlama, Mardin’in Bilge Köyü’nde katledilen 44 kişi, yıl boyu benim gündemimden hiç düşmeyen çocuklar, Hakkari’de Seyfi, Diyarbakır’da Ceylan ve ‘dağlar, taşlar’ sebebiyetiyle yargılanan ‘Kürt’ çocuklar. Sonra bolca açılım geliyor aklıma. Farklı farklı isimlere sahip olan fakat gördüğümüz üzre pek de iyi olaylarla sonuçlanmayan, herkesin kendince bir hukuk arayışına girdiği açılımlar. Ve sonuçta sokaklardan savaş görüntüleri. Sonunun nereye varacağını tahmin edemediğimiz ve o son bir türlü gelmeyen Ergenekon. Bu şekilde uzayıp gidiyor beynimdeki liste. En acısı, en son geliyor ve oturuveriyor orta yere. Birbirini sevmeyen, nefret eden insanlar ve hatta bir ülke. Durmadan ‘öteki’ var eden olaylar, karmaşalar.

Yine ve yine, her zaman… Umut!

Tüm bunları düşünürken 2010’a mutlu girmek zor gibi gözüküyor değil mi? Oysa biz bu memleketi bütünüyle seviyoruz. Öyle lafta değil, dağlar ve politikalar arasına yaşama tutunmaya çalışan ufacık bedenlerin zihinleriyle beraber umut ediyoruz geleceği. Bu ülkenin daha çok umuda ihtiyacı var çünkü. Daha çok anlayışa, hoşgörüye ve en önemlisi konuşabilmeye… Dayatmaya, silahlara değil, anlaşmaya ve tüm ‘ötekileri’ bizden yapmaya.

İşte tüm bunlar tekrar söyletiyor bana, 2010’la ilgili hayal kurarken. Hoş gel 2010!

Gitmek hep caziptir ya, çünkü kalmanı zorlaştıran tüm nedenlerden uzaklaştırır insanı. Kalmak hep zordur, gitmeni gerektiren binlerce neden çıkar her gün. Gitmek, kaçmaksa eğer önemsizdir. Gittiğin her yer kaldığında yaşayacağının aynıdır. Mekanlardan, her gün yolda, otobüste, işte, evde gördüğün insanlardan da kaçılır ama yürekten, düşünceden, vicdandan kaçılmaz. Bunlar birer gölge gibi hep yanı başında olacaktır zaten. Oysa gitmek bir huzur arayışıysa, zihninin özgürlüğe kavuşacağı bir durumsa işte o zaman vahim durumdasın demektir. Gittiğinde, düşünebilecek, üretebileceksen, kalmak her gün tüketiyorsa seni, artık kalmak acı çektirir. Demek kalmanı gerektirecek, seni yaşadığın belki doğduğun büyüdüğün o yerlere bağlayacak hiçbir nedenin, kimsen kalmamış demektir.

Oysa insan bağlanmayı ister. Güvenir hep bir yerlere, birilerine. Bir yere ait olmak hissi vardır ya, güven budur işte. Kendini bir şeylere, bir şeyleri kendine ait hissetmek… Tüm bu nedenlerle gitmeyi, görmemeyi o kadar isterken gitme kararını vermek vardır bir de. Bu en zorudur. O kadar bağlıyken yaşama. Ve yıllardır kaldığın yerler ve oradaki kişiler için yaşarken üstelik.

İşte tüm bunlar yüzünden gitmek, biraz da ölmek gibi gelir bazısına.

 Gitmek ama nasıl?

Türkiye’de bizler gidenlerin ardından o kadar çok baktık ki, belki de bu nedenle biraz da ölmek gibi geliyor gitmek. Artık alışmış mı olmamız gerekir, bilmiyorum. Artık giden değerler, düşünceler, dayanılmaz boyuta geldiğinden mi bilmiyorum, bu ülkeden gitmenin nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Ama öyle alıp başını gitmek, gittiğin yerden her gün kalanları düşünmek değil. Günlerce eylemlerde, karda kışta bekleyerek çalışmak isteyen işçileri, gücün ‘orantısını’ bir türlü kavrayamamış üniversite öğrencilerini, emekçileri, küçük yaşında sorgulanan, işkence edilen, öldürülen çocukları, yağmur yağınca, madende çalışınca, tersanede çalışınca, askere gidince, dağa çıkınca, okulda, hastanede ölenleri…

Tüm bunları düşünmeden, ardına atarak gitmekten bahsediyorum. Gidiyorum diyebilmek kadar kolay mı, tüm bunları bilincimizin hiç hatırlamayacağımız karanlıklarına gömmek? Ya da gittiğinde hepsinden kurtulabilmek, düşünmemek!

 Beyler, kulak verin artık…

Bu memleketin asıl sahiplerini önemsemeden, kral koltuklarında oturanlara sormak lazım tüm bunları. Onlar bir gün tüm bunları düşünecekler mi bilmiyorum fakat bizler sanırım hala öğrenemedik. Onlardan tüm bu acımasızlıkları, vicdan sahibi olmamayı, paramparça edilen bir halkın sorumluluğunu vicdanlarımızda taşımayı henüz öğrenemedik, çok şükür. “Beyler, bu vatana nasıl kıyıyorsunuz?!”

 Küçük karabalıklar…

İşte tüm bunlar yüzünden gitmek biraz da ölmekse, gitmeyin derim ben. Gitmemeliyiz, yaşamayı tercih etmeliyiz, tüm bunlara rağmen. Gitmenin adı gerçekten huzur olduğunda, senin mutluluğun olduğunda, bu senin için yaşamak olmalı.

Bırakın renkli balıklar gitsinler, ‘küçük karabalıklar’ hep vardı bu topraklarda. Yağmur yağsın, toprak soğusun. Sense yaşamayı seç. Bunun yolu her ne olacaksa, onu!

 beyaztas.z@gmail.com

Kim, Nereye, Nasıl?

Posted: Aralık 19, 2009 in Uncategorized
Etiketler:

Nereye doğru yol aldığını bilmediğimiz bir ülkede uyanıyoruz her sabah. Tam olarak bilenleriniz, bu işin nerelere varacağını korkmadan düşünenleriniz var mı bilmiyorum. Hiçbir şeye ‘açılamadığımız’ şu günlerde gittikçe dibe doğru iniyoruz sanırım. Bir kere düşmeye başlayınca zemine çarpmadan yükselemezmişiz ya, bizimki de o hesap. Sokaklardan bir savaş alanı gibi şiddet naraları duyuyoruz. Birilerinin ellerinde kalaşnikoflar, kuru sıkı silahlar, kendi hukukunu yaratmaya çalıştığını izliyoruz. Birileri çıkıp sokaklara bağırmak istese, hak aramak istese, artık polise gerek kalmayacağından korkuyorum. En çok da kendi hukukumuzu uygulamayı hatta pratiğe dökmeyi öğrendik sanırım şu birkaç ay içinde. İnsanlar hukuku kendilerine göre sokakta uygulamaya başladılar bile. Halbuki biz de tam olarak hukuki kararların sonucunu yaşıyorduk! Öyle değil mi? Her gün biraz daha ufalıyor sanki yüreğimiz. Her gün biraz daha anlıyorum 80’den beri uygulanan politikaların nasıl işe yaradığını. Nasıl göremediğimizi, duyamadığımızı… Geçim sıkıntısının, işsizliğin, dizilerimizin bizleri ne kadar görmez duymaz bir hale soktuğunu, artık neredeyse hiçbir şeyi sormadığımızı. Grizu patlamasını bir doğal afet olarak görüşümüzü, Çalışma Bakanımız gibi nerdeyse ‘hakkın rahmeti’ olduğunu düşünmemizi. Tekel işçilerinin yediği dayakları, her gün izlediğimiz cinsten haberler olarak nitelendirmemizi. İşin kötüsü artık çok fazla garip gelmiyor sanırım. Artık herhangi bir olayda halkın nasıl bir tepki veya tepkisizlik içinde olacağını biliyoruz. Sanırım en çok bu yüzden böyle pervasız ve rahat hareket edebiliyor sorumlular.

Sen, hangi kutuptasın!

Peki biz bu ülkede kime güveniyoruz. Kimin el uzatmasını ve bir şeyler yapmasını bekliyoruz. Mevcut iktidarın içi boş açılımlarla ülkeyi nasıl bir kaos ortamına sürüklediği ortada ve tabi şimdi bu duruma hakim olamaması da cabası. Muhalefetse eğer beklediğimiz, birinin, kendi adına bir şeyler söylemekten, bireysel konuşmaktan tabanına bile hakim olamamaktan başka yaptığı pek de bir şey yok gibi görünüyor. Bir diğeri ise tam da onun için yaratılmış bir ortamın içine düşmüş gibi, milli duygularını her geçen gün daha müdahale edilemez şekilde arttırdıkça arttırıyor. Her gün yazılıp çizilenleri görüyoruz. Herkes bir şeyler yapılması gerektiğini savunuyor ve kimin ne yapamadığı konusunda yazıp duruyor. Bu ülkenin gerçekten acil çözümlere ihtiyacı var. Bir tarafta ne olduğuna bakılmaksızın, kadın, çocuk müdahalelerden hiç kaçınılmamış, çocuk yaşlarında işkencelerle tanışmış bir nesil var ki şimdi kendilerini gidişata müdahale edebilecek pozisyonda görüyorlar. Bir diğer tarafta ise kendini ülkesini, milli düşünce ve duygularını korumaya adamış, özellikle şu süreçte iyice pohpohlanmış, kendilerini gidişatı düzeltecek pozisyonda görenler. İşte şimdi kimsenin pek konuşmadığı ama her gün sokaklardan gelen görüntüleri izlerken, yarından korkanların zihnindeki bu çatışmaların büyümesi olasılığında, karşı karşıya gelecek iki nesil. Geçtiğimiz yaz aylarından beri iyice birbirini iten ve zıt kutuplarda toplanan çocuklar bunlar. Ve bizlerde sanki birbirlerini nerede, nasıl çekeceklerini bekliyoruz.

Hayata Döndürmelerine izin vermeyin!

Tam da 19 Aralık ‘Hayata Dönüş’ Operasyonu yıldönümündeyiz. Bu ülkenin hukuki kararlarla, insanları nasıl hayat döndürdüğünü çok iyi biliyoruz bizler. Hala içimizde utanılası bir vicdan azabı uyandıran, zihinlerimizde battaniyesine sarılmış bir genç kız resmi hatırlatan, bir çığlık gibi kulaklarımızda çınlayan, bu hayata dönüşlere artık izin vermeyelim. Yıllar sonra, bugün 19 Aralık’ta gidenleri düşündüğümüz gibi, bugün gidenleri, ölenleri konuşmayalım. Biz yıllar sonra bugün ölenlere müdahale edemediğimizi düşünmeyelim. Bir kez daha pişman olmayalım. Bir kez daha utanmayalım!

‘Bir şeyler yapmalıyım’ her zaman ‘bir şeyler yapılmalıdır’ dan daha çok sorun çözer. Tüm oyunlara, bilinmezlere rağmen hala herkes kendi payına düşen bir şeyleri yapabilir. Yeter ki herkes ortak bir son ve çözüm istesin. Bunun yoluysa sanırım toplumsal barış özleminden geçiyor. Biz, yıllardır yeterince özlemedik mi bunu? Bu kadarı yetmedi mi?