Gitmek hep caziptir ya, çünkü kalmanı zorlaştıran tüm nedenlerden uzaklaştırır insanı. Kalmak hep zordur, gitmeni gerektiren binlerce neden çıkar her gün. Gitmek, kaçmaksa eğer önemsizdir. Gittiğin her yer kaldığında yaşayacağının aynıdır. Mekanlardan, her gün yolda, otobüste, işte, evde gördüğün insanlardan da kaçılır ama yürekten, düşünceden, vicdandan kaçılmaz. Bunlar birer gölge gibi hep yanı başında olacaktır zaten. Oysa gitmek bir huzur arayışıysa, zihninin özgürlüğe kavuşacağı bir durumsa işte o zaman vahim durumdasın demektir. Gittiğinde, düşünebilecek, üretebileceksen, kalmak her gün tüketiyorsa seni, artık kalmak acı çektirir. Demek kalmanı gerektirecek, seni yaşadığın belki doğduğun büyüdüğün o yerlere bağlayacak hiçbir nedenin, kimsen kalmamış demektir.
Oysa insan bağlanmayı ister. Güvenir hep bir yerlere, birilerine. Bir yere ait olmak hissi vardır ya, güven budur işte. Kendini bir şeylere, bir şeyleri kendine ait hissetmek… Tüm bu nedenlerle gitmeyi, görmemeyi o kadar isterken gitme kararını vermek vardır bir de. Bu en zorudur. O kadar bağlıyken yaşama. Ve yıllardır kaldığın yerler ve oradaki kişiler için yaşarken üstelik.
İşte tüm bunlar yüzünden gitmek, biraz da ölmek gibi gelir bazısına.
Gitmek ama nasıl?
Türkiye’de bizler gidenlerin ardından o kadar çok baktık ki, belki de bu nedenle biraz da ölmek gibi geliyor gitmek. Artık alışmış mı olmamız gerekir, bilmiyorum. Artık giden değerler, düşünceler, dayanılmaz boyuta geldiğinden mi bilmiyorum, bu ülkeden gitmenin nasıl bir şey olduğunu düşündüm. Ama öyle alıp başını gitmek, gittiğin yerden her gün kalanları düşünmek değil. Günlerce eylemlerde, karda kışta bekleyerek çalışmak isteyen işçileri, gücün ‘orantısını’ bir türlü kavrayamamış üniversite öğrencilerini, emekçileri, küçük yaşında sorgulanan, işkence edilen, öldürülen çocukları, yağmur yağınca, madende çalışınca, tersanede çalışınca, askere gidince, dağa çıkınca, okulda, hastanede ölenleri…
Tüm bunları düşünmeden, ardına atarak gitmekten bahsediyorum. Gidiyorum diyebilmek kadar kolay mı, tüm bunları bilincimizin hiç hatırlamayacağımız karanlıklarına gömmek? Ya da gittiğinde hepsinden kurtulabilmek, düşünmemek!
Beyler, kulak verin artık…
Bu memleketin asıl sahiplerini önemsemeden, kral koltuklarında oturanlara sormak lazım tüm bunları. Onlar bir gün tüm bunları düşünecekler mi bilmiyorum fakat bizler sanırım hala öğrenemedik. Onlardan tüm bu acımasızlıkları, vicdan sahibi olmamayı, paramparça edilen bir halkın sorumluluğunu vicdanlarımızda taşımayı henüz öğrenemedik, çok şükür. “Beyler, bu vatana nasıl kıyıyorsunuz?!”
Küçük karabalıklar…
İşte tüm bunlar yüzünden gitmek biraz da ölmekse, gitmeyin derim ben. Gitmemeliyiz, yaşamayı tercih etmeliyiz, tüm bunlara rağmen. Gitmenin adı gerçekten huzur olduğunda, senin mutluluğun olduğunda, bu senin için yaşamak olmalı.
Bırakın renkli balıklar gitsinler, ‘küçük karabalıklar’ hep vardı bu topraklarda. Yağmur yağsın, toprak soğusun. Sense yaşamayı seç. Bunun yolu her ne olacaksa, onu!