Trajikomik bir demokrasi felaketi daha izledik geçtiğimiz hafta içinde. Hrant Dink davasında bu defa ülkemizin nasıl bir demokrasi çıkmazı içinde olduğunu, yaşanan tüm bu faili meçhullerle ve bunların çanak yalayıcılarıyla nasıl iflah olmaz bir demokrasi hastalığına kapıldığımızı en derinden hissettik. Nedir bu ülkenin ‘ötekiyi’ alt etme çabası, bitirmek istemesi? Bir katilin, zanlının suçunu hafifletecek masum yapacak kadar büyük müdür ırkçılığın yarattığı hırs? Ülkesini sevmekten hiç kaçınmamış, tüm yabancı güçlere karşı içinde boğulduğu ötekilik duygusuyla birlikte bu ülkenin vatandaşı olmayı benimsemiş bir aydının katledilmesini görmezden gelecek kadar mı kör eder gözleri, bu faşist zihniyet? Bir defa da demokrasi direnemez mi bu ülkede katillere, faşistlere karşı? Bir kere hukuk kazanamaz mı?
Kim kime, dum duma…
Duruşmada ‘gizli tanığın’ utulmasının gayet normal bir havada karşılanmış olması skandal niteliğinde bir hata olduğu gerçeğini silemedi zihnimizden. Sonradan tercüman getirilmemesi, hazır olmaması falan gibi savunma geçiştirmelerinin de bir etkisi olmadı. Ne de olsa Trabzon Emniyeti ve Jandarması’nın haber elemanları, Dink’in öldürüleceğini ve fiili kimin gerçekleştireceğine kadar bilgileri 1 yıl öncesine kadar vermişlerdi. Bunlar konuşulmuş ve hazmedilmişken birilerince bu duruşmanın normal seyri olarak algılamamız gerekir belki de, değil mi? Tutuklu sanık Ogün Samast duruşmada her zamanki gibi Mahkeme Başkanı’na ‘komutanım’ diye seslenmesi, rahat tavırlarla ve alaylarla yaptığı konuşmaları, bir diğer tutuklu sanık Erhan Tuncel’in Mahkeme Başkanı duruşmaya ara vermek üzereyken araya girerek, BBP yöneticilerine soru sormak istediğini söylemesi ve aranın daha sonra verilmesini istemesi ve Mahkeme Başkanı’nın bu isteği geri çevirmemesi, duruşmanın yönetimindeki etkin tavırları aklıma şu soruyu getiriyor. Yani ‘gizli tanık’ getirilseydi ve dinlenmiş olsaydı, davanın seyrinde bir değişim olur muydu? Her şey o kadar apaçık ortada ki kimsenin bir şeyler söylemesine, açıklamasına, birilerini inandırmasına gerek yok. Bu ülkenin ihtiyacı olan tek şey var, adalet.
Kim anlatsa anlarız…
Yine Hrant’ın sözlerine kulak vereceğim. Arkasından onca yazılan, çizilene rağmen yine en güzel o anlatmış yaşadıklarını ve yaşayacaklarını.
“…Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalarda, Amerikalarda, sermaye yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.
O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir. Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.
Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanı ile boy ölçüşemez. Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamaca-sına özgürce konuşabilmek…”
Bugün tüm öfkemle ve tüm öfke duyanlarla, Hrant’ın arkasından sadece ölüm yıldönümlerini anarak yetinmeyenlerle birlikte yazdım. Unutmaya alıştığımız, sadece gidenlerin ardından anma gösterileri düzenleyip belki vicdanımızı bir parça rahatlatıp, kendimizi hatırladığımıza inandırdığımız ama kim ne derse desin ölümlere, katledilenlere çoktan alıştığımız bu ülkede, bu defa bir şeyi beklemeden her gün ve daha çok birlikte öfkelenelim istiyorum. Belki birlikte bir gün rahat bir ‘oh’ çekeriz diye!